56. Vâkıa

96 Ayet · 1 analyzed · ← → keyboard nav

الواقعة Al-Waqi'ah · 96 Ayet · Mekkî · Nüzul sırası: 46
Öne çıkan boyutlar: Hayretler 90%Fiil 90%Zâhirî 90%Mata 90%Hakîkî 90%
İ 0.30 ▼
إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ
Olacak vak'a olduğu zaman
▼
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur.
▼
خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ
O, alçaltıcıdır, yükselticidir.
▼
إِذَا رُجَّتِ ٱلْأَرْضُ رَجًّا
Yer şiddetle sarsıldığı
▼
وَبُسَّتِ ٱلْجِبَالُ بَسًّا
Dağlar serpildikçe serpildiği
▼
فَكَانَتْ هَبَآءً مُّنۢبَثًّا
Dağılıp toz duman haline geldiği
▼
وَكُنتُمْ أَزْوَٰجًا ثَلَـٰثَةً
Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman
▼
فَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ
Sağın adamları (var ya) ne mutludurlar onlar!
▼
وَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ
Solun adamları ise ne uğursuzdurlar onlar!
▼
وَٱلسَّـٰبِقُونَ ٱلسَّـٰبِقُونَ
Önde olanlar (var ya), onlar öncüdürler.
▼
أُو۟لَـٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ
İşte o yaklaştırılanlar,
▼
فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Nimet cennetlerindedirler.
▼
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Çoğu önceki ümmetlerden,
▼
وَقَلِيلٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ
Birazı da sonrakilerden.
▼
عَلَىٰ سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ
(Onlar) cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
▼
مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَـٰبِلِينَ
Karşılıklı olarak onların üzerinde yaslanırlar.
▼
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ
Çevrelerinde, ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dolaşırlar.
▼
بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ
Kaynağından doldurulmuş, testiler, ibrikler ve kadehlerle.
▼
لَّا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ
Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.
▼
وَفَـٰكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ
Beğendikleri meyvalar,
▼
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
Canlarının çektiği kuş etleri,
▼
وَحُورٌ عِينٌ
İri gözlü hûriler,
▼
كَأَمْثَـٰلِ ٱللُّؤْلُؤِ ٱلْمَكْنُونِ
Saklı inciler gibi,
▼
جَزَآءًۢ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Yaptıklarına karşılık olarak verilir.
▼
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا
Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.
▼
إِلَّا قِيلًا سَلَـٰمًا سَلَـٰمًا
Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.
▼
وَأَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ
Sağın adamları, nedir o sağın adamları!
▼
فِى سِدْرٍ مَّخْضُودٍ
Dalbastı kirazlar,
▼
وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ
Meyva dizili muzlar,
▼
وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ
Uzamış gölgeler,
▼
وَمَآءٍ مَّسْكُوبٍ
Fışkıran sular.
▼
وَفَـٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ
Pek çok meyva arasında,
▼
لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ
Tükenmeyen ve yasaklanmayan
▼
وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ
Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.
▼
إِنَّآ أَنشَأْنَـٰهُنَّ إِنشَآءً
Biz kadınları yeniden inşa ettik (yarattık).
▼
فَجَعَلْنَـٰهُنَّ أَبْكَارًا
Onları bâkireler yaptık.
▼
عُرُبًا أَتْرَابًا
Hep yaşıt sevgililer,
▼
لِّأَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Sağın adamları içindir.
▼
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Bir çoğu öncekilerdendir.
▼
وَثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ
Bir çoğu da sonrakilerdendir.
▼
وَأَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ
Solun adamları, nedir o solcular!
▼
فِى سَمُومٍ وَحَمِيمٍ
İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,
▼
وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ
Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.
▼
لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ
Ki ne serindir, ne de faydalı.
▼
إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُتْرَفِينَ
Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.
▼
وَكَانُوا۟ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلْحِنثِ ٱلْعَظِيمِ
Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.
▼
وَكَانُوا۟ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
Ve diyorlardı ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"
▼
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ
"Önceki atalarımızda mı?"
▼
قُلْ إِنَّ ٱلْأَوَّلِينَ وَٱلْـَٔاخِرِينَ
De ki: "Öncekiler ve sonrakiler"
▼
لَمَجْمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَـٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ
"Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
▼
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ
Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!
▼
لَـَٔاكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ
Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.
▼
فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ
Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.
▼
فَشَـٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ
Üstüne de kaynar su içeceksiniz.
▼
فَشَـٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ
Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
▼
هَـٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ
İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.
▼
نَحْنُ خَلَقْنَـٰكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ
Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?
▼
أَفَرَءَيْتُم مَّا تُمْنُونَ
Attığınız meniyi gördünüz mü?
▼
ءَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلْخَـٰلِقُونَ
Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
▼
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ ٱلْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.
▼
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَـٰلَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِى مَا لَا تَعْلَمُونَ
Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).
▼
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُولَىٰ فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ
Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
▼
أَفَرَءَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ
Ektiğinizi gördünüz mü?
▼
ءَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلزَّٰرِعُونَ
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
▼
لَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَـٰهُ حُطَـٰمًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ
Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.
▼
إِنَّا لَمُغْرَمُونَ
"Doğrusu borç altına girdik."
▼
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
"Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).
▼
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ
İçtiğiniz suya baktınız mı?
▼
ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ
Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
▼
لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَـٰهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!
▼
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى تُورُونَ
Yaktığınız ateşi gördünüz mü?
▼
ءَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَآ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنشِـُٔونَ
Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
▼
نَحْنُ جَعَلْنَـٰهَا تَذْكِرَةً وَمَتَـٰعًا لِّلْمُقْوِينَ
Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.
▼
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ
Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
▼
۞ فَلَآ أُقْسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ
Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.
▼
وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ
Bilirseniz bu büyük bir yemindir.
▼
إِنَّهُۥ لَقُرْءَانٌ كَرِيمٌ
O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.
▼
فِى كِتَـٰبٍ مَّكْنُونٍ
Korunmuş bir kitaptadır.
▼
لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلْمُطَهَّرُونَ
Ona temizlenenlerden başkası el süremez.
▼
تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
(O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
▼
أَفَبِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ
Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
▼
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
▼
فَلَوْلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلْحُلْقُومَ
Can boğaza dayandığı zaman
▼
وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ
Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.
▼
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَـٰكِن لَّا تُبْصِرُونَ
Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.
▼
فَلَوْلَآ إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ
Eğer cezalandırılmayacak iseniz,
▼
تَرْجِعُونَهَآ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ
Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.
▼
فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ
Fakat ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,
▼
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ
Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
▼
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Eğer O, sağın adamlarından ise,
▼
فَسَلَـٰمٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
"(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"
▼
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ
Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;
▼
فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
▼
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
Ve cehenneme atılma vardır.
▼
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ
Kesin gerçek budur işte.
▼
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ
Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.