26. Şuarâ

227 Ayet · 1 analyzed · ← → keyboard nav

الشعراء Ash-Shu'ara · 227 Ayet · Mekkî · Nüzul sırası: 47
Öne çıkan boyutlar: Remzî 90%Lafzî 80%Bâtınî 40%İşârî 30%Sırlar 30%
İ 0.30 ▼
طسٓمٓ
Tâ, Sîn, Mîm.
▼
تِلْكَ ءَايَـٰتُ ٱلْكِتَـٰبِ ٱلْمُبِينِ
Bunlar sana apaçık kitabın âyetleridir.
▼
لَعَلَّكَ بَـٰخِعٌ نَّفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ
(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın!
▼
إِن نَّشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةً فَظَلَّتْ أَعْنَـٰقُهُمْ لَهَا خَـٰضِعِينَ
Biz dilersek onların üzerlerine gökten bir âyet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilekalır.
▼
وَمَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّنَ ٱلرَّحْمَـٰنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا۟ عَنْهُ مُعْرِضِينَ
Bununla beraber kendilerine O Rahmân'dan yeni bir öğüt gelmeyedursun, ille ondan yüz çevirirler.
▼
فَقَدْ كَذَّبُوا۟ فَسَيَأْتِيهِمْ أَنۢبَـٰٓؤُا۟ مَا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ
Üstelik (ona) "yalandır" dediler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecektir.
▼
أَوَلَمْ يَرَوْا۟ إِلَى ٱلْأَرْضِ كَمْ أَنۢبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ
Yeryüzüne bir bakmadılar mı? Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz.
▼
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Şüphesiz ki bunda mutlak bir âyet (nişane) vardır; ama onların çoğu iman etmezler.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphe yok ki Rabbin, galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
وَإِذْ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئْتِ ٱلْقَوْمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ
Bir vakit de Rabbin, Musa'ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi.
▼
قَوْمَ فِرْعَوْنَ ۚ أَلَا يَتَّقُونَ
"Firavun kavmine, hâlâ sakınmayacaklar mı?"
▼
قَالَ رَبِّ إِنِّىٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ
(Musa) şöyle seslendi: "Ya Rab! Doğrusu ben korkarım ki beni yalancı sayarlar."
▼
وَيَضِيقُ صَدْرِى وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِى فَأَرْسِلْ إِلَىٰ هَـٰرُونَ
"Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver."
▼
وَلَهُمْ عَلَىَّ ذَنۢبٌ فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ
"Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Ondan dolayı korkarım ki, hemen beni öldürürler."
▼
قَالَ كَلَّا ۖ فَٱذْهَبَا بِـَٔايَـٰتِنَآ ۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ
(Allah): "Hayır hayır" buyurdu, "haydi ikiniz âyetlerimizle (mucizelerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. (Onları) işitiyoruz."
▼
فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Haydin Firavun'a gidin de deyin ki: İnan biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.
▼
أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ
İsrail oğullarını bizimle beraber gönder."
▼
قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ
"Â, dedi, biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi?"
▼
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ ٱلَّتِى فَعَلْتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلْكَـٰفِرِينَ
"Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!"
▼
قَالَ فَعَلْتُهَآ إِذًا وَأَنَا۠ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ
Musa, "Ben, dedi, o işi o anda yaptım ki şaşkınlardandım."
▼
فَفَرَرْتُ مِنكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا وَجَعَلَنِى مِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
"Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı."
▼
وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَىَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ
"O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine köle edinmiş olmandır. "
▼
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Firavun şöyle dedi: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki?"
▼
قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَآ ۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ
Musa cevap olarak: "Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir."
▼
قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُۥٓ أَلَا تَسْتَمِعُونَ
(Firavun) etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi.
▼
قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ
Musa dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, daha önce ki atalarınızın da Rabbidir."
▼
قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِىٓ أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ
(Firavun): "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir" dedi.
▼
قَالَ رَبُّ ٱلْمَشْرِقِ وَٱلْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَآ ۖ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ
Musa devamla şöyle söyledi: "Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir."
▼
قَالَ لَئِنِ ٱتَّخَذْتَ إِلَـٰهًا غَيْرِى لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ ٱلْمَسْجُونِينَ
Firavun: "Benden başkasını ilâh tutarsan, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" dedi.
▼
قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَىْءٍ مُّبِينٍ
Musa sordu: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?"
▼
قَالَ فَأْتِ بِهِۦٓ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ
Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi.
▼
فَأَلْقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ
Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi.
▼
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِىَ بَيْضَآءُ لِلنَّـٰظِرِينَ
Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi.
▼
قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُۥٓ إِنَّ هَـٰذَا لَسَـٰحِرٌ عَلِيمٌ
Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Bu dedi, herhalde çok bilgili bir sihirbaz!"
▼
يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِۦ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
"Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?"
▼
قَالُوٓا۟ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَٱبْعَثْ فِى ٱلْمَدَآئِنِ حَـٰشِرِينَ
Dediler ki: "Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder."
▼
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ
"Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler."
▼
فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَـٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ
Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
▼
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُم مُّجْتَمِعُونَ
Halka, "Siz de toplanıyor musunuz? (Haydi çabuk olun)" denildi.
▼
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَـٰلِبِينَ
"Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız" dediler.
▼
فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُوا۟ لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ ٱلْغَـٰلِبِينَ
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi?" dediler.
▼
قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَّمِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ
Firavun cevaben: "Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız" dedi.
▼
قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلْقُوا۟ مَآ أَنتُم مُّلْقُونَ
Musa onlara "Atın, ne atacaksanız" dedi.
▼
فَأَلْقَوْا۟ حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا۟ بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ ٱلْغَـٰلِبُونَ
Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz" dediler.
▼
فَأَلْقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ
Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!
▼
فَأُلْقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سَـٰجِدِينَ
Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.
▼
قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"İman ettik, dediler, Âlemlerin Rabbine "
▼
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ
"Musa ve Harun'un Rabbine!"
▼
قَالَ ءَامَنتُمْ لَهُۥ قَبْلَ أَنْ ءَاذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِى عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَـٰفٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ
Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke stireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim!"
▼
قَالُوا۟ لَا ضَيْرَ ۖ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ
"Zararı yok dediler nasıl olsa biz Rabbimize döneceğiz."
▼
إِنَّا نَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَـٰيَـٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلْمُؤْمِنِينَ
"Herhalde biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz"
▼
۞ وَأَوْحَيْنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِىٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ
Biz, Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik.
▼
فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِى ٱلْمَدَآئِنِ حَـٰشِرِينَ
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:
▼
إِنَّ هَـٰٓؤُلَآءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ
"Esasen bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir cemaattır."
▼
وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَآئِظُونَ
"(Böyle iken) hakkımızda çok gayz (öfke) besliyorlar. "
▼
وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَـٰذِرُونَ
"Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu.)
▼
فَأَخْرَجْنَـٰهُم مِّن جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ
Ama (sonunda) biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan,
▼
وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ
Hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık.
▼
كَذَٰلِكَ وَأَوْرَثْنَـٰهَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ
Ve onlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık.
▼
فَأَتْبَعُوهُم مُّشْرِقِينَ
Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler.
▼
فَلَمَّا تَرَٰٓءَا ٱلْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَـٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدْرَكُونَ
İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları "Eyvah, yakalandık! dediler.
▼
قَالَ كَلَّآ ۖ إِنَّ مَعِىَ رَبِّى سَيَهْدِينِ
Musa: "Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir."
▼
فَأَوْحَيْنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضْرِب بِّعَصَاكَ ٱلْبَحْرَ ۖ فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَٱلطَّوْدِ ٱلْعَظِيمِ
Bunun üzerine Musa'ya "Vur asân ile denize" diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi,
▼
وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ ٱلْـَٔاخَرِينَ
Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik.
▼
وَأَنجَيْنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَجْمَعِينَ
Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık,
▼
ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
Sonra da ötekileri suda boğduk.
▼
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
وَٱتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَٰهِيمَ
(Resulüm!) onlara İbrahim'in kıssasını da naklet.
▼
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَا تَعْبُدُونَ
Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti.
▼
قَالُوا۟ نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَـٰكِفِينَ
"Birtakım putlara taparız da onlar sayesinde toplanırız" dediler.
▼
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ
İbrahim "Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?"
▼
أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ
"Veya size fayda veya zararları olur mu?"
▼
قَالُوا۟ بَلْ وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ
"Yok, dediler, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk."
▼
قَالَ أَفَرَءَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ
İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?"
▼
أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُمُ ٱلْأَقْدَمُونَ
İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?"
▼
فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّىٓ إِلَّا رَبَّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)"
▼
ٱلَّذِى خَلَقَنِى فَهُوَ يَهْدِينِ
"O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir,"
▼
وَٱلَّذِى هُوَ يُطْعِمُنِى وَيَسْقِينِ
"Beni yediren, içirendir,"
▼
وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ
"Hastalandığım zaman bana O, şifâ verir."
▼
وَٱلَّذِى يُمِيتُنِى ثُمَّ يُحْيِينِ
"O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir. "
▼
وَٱلَّذِىٓ أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِى خَطِيٓـَٔتِى يَوْمَ ٱلدِّينِ
"Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur."
▼
رَبِّ هَبْ لِى حُكْمًا وَأَلْحِقْنِى بِٱلصَّـٰلِحِينَ
"Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat."
▼
وَٱجْعَل لِّى لِسَانَ صِدْقٍ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
"Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle!"
▼
وَٱجْعَلْنِى مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ
"Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle!"
▼
وَٱغْفِرْ لِأَبِىٓ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ
"Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerdendir. "
▼
وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ
"(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme."
▼
يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ
"O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!"
▼
إِلَّا مَنْ أَتَى ٱللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
"Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)."
▼
وَأُزْلِفَتِ ٱلْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ
(O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır.
▼
وَبُرِّزَتِ ٱلْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ
Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır.
▼
وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ
Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir.
▼
مِن دُونِ ٱللَّهِ هَلْ يَنصُرُونَكُمْ أَوْ يَنتَصِرُونَ
Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir.
▼
فَكُبْكِبُوا۟ فِيهَا هُمْ وَٱلْغَاوُۥنَ
Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar.
▼
وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ
Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki:
▼
قَالُوا۟ وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ
Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki:
▼
تَٱللَّهِ إِن كُنَّا لَفِى ضَلَـٰلٍ مُّبِينٍ
"Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."
▼
إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk."
▼
وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلَّا ٱلْمُجْرِمُونَ
"Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı."
▼
فَمَا لَنَا مِن شَـٰفِعِينَ
"Bak bizim için ne şefaatçiler var,"
▼
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ
"Ne de yakın bir dost."
▼
فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ
"Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilseydik."
▼
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ ٱلْمُرْسَلِينَ
Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla itham etti.
▼
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"
▼
إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
"Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Peygamberim.
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
▼
وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafaatımı verecek olan ancak, âlemlerin Rabbidir."
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin, artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
▼
۞ قَالُوٓا۟ أَنُؤْمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلْأَرْذَلُونَ
"Â, dediler, senin ardına hep düşük kimseler düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız?"
▼
قَالَ وَمَا عِلْمِى بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Nuh dedi ki: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur."
▼
إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّى ۖ لَوْ تَشْعُرُونَ
"Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünsenize!"
▼
وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلْمُؤْمِنِينَ
"Hem ben iman edenleri kovmaya memur değilim."
▼
إِنْ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
"Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."
▼
قَالُوا۟ لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَـٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلْمَرْجُومِينَ
Dediler ki: "Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın!"
▼
قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِى كَذَّبُونِ
Nuh: "Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla itham etti."
▼
فَٱفْتَحْ بَيْنِى وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِى وَمَن مَّعِىَ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ
"Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar."
▼
فَأَنجَيْنَـٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ
Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, o dolu gemide taşıyarak kurtardık.
▼
ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ ٱلْبَاقِينَ
Sonra da arkasında kalanları suda boğduk.
▼
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
كَذَّبَتْ عَادٌ ٱلْمُرْسَلِينَ
Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.
▼
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"
▼
إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
"Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim."
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
▼
وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir. "
▼
أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةً تَعْبَثُونَ
"Siz her tepeye bir alâmet bina edip eğlenir durur musunuz?"
▼
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ
"Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?"
▼
وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ
"Hem tuttuğunuz zaman merhametsiz zorbalar gibi tutuyorsunuz."
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
▼
وَٱتَّقُوا۟ ٱلَّذِىٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعْلَمُونَ
"O Allah'tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte,"
▼
أَمَدَّكُم بِأَنْعَـٰمٍ وَبَنِينَ
"Davarlar, oğullar,"
▼
وَجَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ
"Cennet gibi bağlar, bahçeler, pınarlar ihsan etmektedir."
▼
إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
"Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum."
▼
قَالُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْنَآ أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُن مِّنَ ٱلْوَٰعِظِينَ
"Dediler ki: "Sen ha vaaz etmişsin, ha vaaz edenlerden olmamışsın, bizce birdir."
▼
إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا خُلُقُ ٱلْأَوَّلِينَ
"Bu sırf eskilerin âdetidir."
▼
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
"Biz azaba uğratılacak da değiliz."
▼
فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَـٰهُمْ ۗ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Böylece onu yalancı saydılar; biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
كَذَّبَتْ ثَمُودُ ٱلْمُرْسَلِينَ
Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.
▼
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَـٰلِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"
▼
إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
"Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
▼
وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."
▼
أَتُتْرَكُونَ فِى مَا هَـٰهُنَآ ءَامِنِينَ
"Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?"
▼
فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ
"Bahçelerin, pınarların içinde,"
▼
وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ
"Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında,"
▼
وَتَنْحِتُونَ مِنَ ٱلْجِبَالِ بُيُوتًا فَـٰرِهِينَ
Ki bir de dağlardan keyifli keyifli kâşâneler oyuyorsunuz."
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin."
▼
وَلَا تُطِيعُوٓا۟ أَمْرَ ٱلْمُسْرِفِينَ
"Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın."
▼
ٱلَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ
"Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın."
▼
قَالُوٓا۟ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلْمُسَحَّرِينَ
"Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!"
▼
مَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا فَأْتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ
"Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir."
▼
قَالَ هَـٰذِهِۦ نَاقَةٌ لَّهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ
Salih "İşte (mucize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi.
▼
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ
"Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir."
▼
فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا۟ نَـٰدِمِينَ
Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular.
▼
فَأَخَذَهُمُ ٱلْعَذَابُ ۗ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ ٱلْمُرْسَلِينَ
Lût (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.
▼
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan kormaz mısınız?"
▼
إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
"Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
▼
وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."
▼
أَتَأْتُونَ ٱلذُّكْرَانَ مِنَ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"İnsanlar içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?"
▼
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُم مِّنْ أَزْوَٰجِكُم ۚ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ
"Bırakıyorsunuz da sizler için yarattığı eşleri! Doğrusu siz insanlıktan çıkmış bir kavimsiniz!"
▼
قَالُوا۟ لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَـٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلْمُخْرَجِينَ
Onlar şöyle dediler: "Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bilki, sürülenlerden olacaksın."
▼
قَالَ إِنِّى لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلْقَالِينَ
Lût "Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim."
▼
رَبِّ نَجِّنِى وَأَهْلِى مِمَّا يَعْمَلُونَ
"Yâ Rabbi! Beni ve ailemi onların yapageldiklerin(in vebalin)den kurtar."
▼
فَنَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ
Biz de onu ve ailesinin tamamını kurtardık,
▼
إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَـٰبِرِينَ
Ancak (geride) bir yaşlı kadın kaldı.
▼
ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
Sonra geridekilerin hepsini helak ettik.
▼
وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا ۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلْمُنذَرِينَ
Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu!
▼
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
كَذَّبَ أَصْحَـٰبُ لْـَٔيْكَةِ ٱلْمُرْسَلِينَ
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti.
▼
إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"
▼
إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
"Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
▼
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."
▼
وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir."
▼
۞ أَوْفُوا۟ ٱلْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا۟ مِنَ ٱلْمُخْسِرِينَ
"Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın."
▼
وَزِنُوا۟ بِٱلْقِسْطَاسِ ٱلْمُسْتَقِيمِ
"Ve doğru terazi ile tartın."
▼
وَلَا تَبْخَسُوا۟ ٱلنَّاسَ أَشْيَآءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا۟ فِى ٱلْأَرْضِ مُفْسِدِينَ
"Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."
▼
وَٱتَّقُوا۟ ٱلَّذِى خَلَقَكُمْ وَٱلْجِبِلَّةَ ٱلْأَوَّلِينَ
"O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun."
▼
قَالُوٓا۟ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلْمُسَحَّرِينَ
Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin."
▼
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلْكَـٰذِبِينَ
"Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz."
▼
فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ
"Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver."
▼
قَالَ رَبِّىٓ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ
Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi.
▼
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ ٱلظُّلَّةِ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi!
▼
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.
▼
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
▼
وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
▼
نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلْأَمِينُ
(Resulüm!) Onu Rûhu'lemin (Cebrail) indirdi;
▼
عَلَىٰ قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلْمُنذِرِينَ
Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;
▼
بِلِسَانٍ عَرَبِىٍّ مُّبِينٍ
Açık parlak bir Arapça lisan ile.
▼
وَإِنَّهُۥ لَفِى زُبُرِ ٱلْأَوَّلِينَ
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.
▼
أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ ءَايَةً أَن يَعْلَمَهُۥ عُلَمَـٰٓؤُا۟ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ
İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?
▼
وَلَوْ نَزَّلْنَـٰهُ عَلَىٰ بَعْضِ ٱلْأَعْجَمِينَ
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.
▼
فَقَرَأَهُۥ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ مُؤْمِنِينَ
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.
▼
كَذَٰلِكَ سَلَكْنَـٰهُ فِى قُلُوبِ ٱلْمُجْرِمِينَ
Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
▼
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُا۟ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ
Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
▼
فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.
▼
فَيَقُولُوا۟ هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ
O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?... diyeceklerdir.
▼
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
(Oysa dünyada iken) Onlar bizim azabımızı çarçabuk istiyorlardı.
▼
أَفَرَءَيْتَ إِن مَّتَّعْنَـٰهُمْ سِنِينَ
Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek,
▼
ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُوا۟ يُوعَدُونَ
Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa,
▼
مَآ أَغْنَىٰ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يُمَتَّعُونَ
O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.
▼
وَمَآ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ
Bununla birlikte, biz hangi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur.
▼
ذِكْرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَـٰلِمِينَ
(Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz.
▼
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ ٱلشَّيَـٰطِينُ
Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.
▼
وَمَا يَنۢبَغِى لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ
Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez.
▼
إِنَّهُمْ عَنِ ٱلسَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ
Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.
▼
فَلَا تَدْعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلْمُعَذَّبِينَ
O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun.
▼
وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ ٱلْأَقْرَبِينَ
(Önce) en yakın hısımlarını uyar.
▼
وَٱخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ
Ve sana uyan müminlere kanadını indir.
▼
فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّى بَرِىٓءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ
Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım."
▼
وَتَوَكَّلْ عَلَى ٱلْعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ
Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.
▼
ٱلَّذِى يَرَىٰكَ حِينَ تَقُومُ
O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.
▼
وَتَقَلُّبَكَ فِى ٱلسَّـٰجِدِينَ
Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.)
▼
إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ
Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur.
▼
هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَـٰطِينُ
Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?
▼
تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ
Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler.
▼
يُلْقُونَ ٱلسَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَـٰذِبُونَ
Onlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.
▼
وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلْغَاوُۥنَ
Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyar.
▼
أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِى كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?
▼
وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?
▼
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَذَكَرُوا۟ ٱللَّهَ كَثِيرًا وَٱنتَصَرُوا۟ مِنۢ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا۟ ۗ وَسَيَعْلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓا۟ أَىَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ
Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.